AHMEDİ NECAT’IN İRAN’I


İran , çelişkili ve karmaşık geçen bir seçimden sonra devlet idarecisini seçti.. Mahmut Ahmedi Necat seçim sandıklarından çıkan sürpriz bir ad olarak İran devletinin rotasını tayine soyundu. Aslından İran için yeni bir rota uygulamak kesinlikle söz konusu değildi. İran’ın kaderi 1979 İslâm devrimiyle bir daha değişmeyecek kıvamda şekillenmişti. Bu sistemde ; İran İslâm Cumhuriyeti içinde nüfus çoğunluğunu elinde tutan etnik çoğunluk , bilinen rakamıyla 35 milyondan fazla Türk’ün adı bile - her zaman olduğu gibi - geçmeyecekti. İslâm giyimli Fars şovenizmi tam gaz yoluna devam edecek ve bütün dünyaya meydan okuyacaktı.
İran’ı idare etmek için başa kim geçerse geçsin Humeyni’nin izinden gidecek , Humeyni’nin bire bir taklitçisi olacaktı. Ahmedi Necat buna gönüllü olarak baş koymuş ve seçimin ertesi günü , 1979 yılındaki İran İslâm devrimini yapan baş lider Humeyni’nin mezarını ziyaret ederek bunu bir kez daha ispat etmişti.. Ahmedi Necat , sürprizdi çünkü İran siyasi vizyonunda tanınmayan sıradan bir İranlıydı. Gerçi geçmişi siyasetle bilfiil içe geçmiş , İran’ın politikasınca desteklenen faaliyetlere imza atmıştı ama bunlar gençlik yıllarındaki militanlığından öteye gidecek , genel anlamda ülke bütününde kayda değecek icraatlar değildi. İslâm devrimine ve devlet kurallarına kökten bağlı olan Ahmedi Necat , başına geldikten sonra İran’da cılızca da olsa filizlenen özgürlükçü bütün istekleri tamamen baltalamıştı. Bu da ister istemez İran halkının bütününde sıkıntı yaratmış , tepki oluşturmuştu. İnternet ile erişimin sıfıra indirildiği , Türklerin millî uyanışlarını harekete geçirecek her türlü kitapların , dergilerin yok edildiği , GAMOH’un başı çektiği millîyetçi bütün internet sitelerine filtre koyularak İran içinden okunmasının engellendiği baskıcı uygulamalar sadece İran içindeki Türkleri değil Farsları da bunaltacak şekillerde tezahür etti. Görsel medyaya da el atan hâkimiyet , televizyonlarda yayınlanan filimlerdeki kendilerince sakıncalı bölümlerini sansürleyecek ve özellikle Batı’dan gelen filimlerin alımını yok denecek kadar azaltarak bitireceklerdi. Bu noktada Ahmedi Necat’ın uygulamasını takdirle karşılıyorum. En fakirinden en zenginine kadar her yaş gurubundan insanın evine kadar ulaşabilen televizyon , iyi kullanıldığında memleketin bekasına , kötü kullanıldığında faciasına sebep olabilecek kadar etkili bir kitlesel araçtır. Benim eleştirerek nefret kustuğum nokta – mâziye değinmeden geçecek olursam- İran içinde başı çeken gayri Fars milletlerden olan 35 milyondan fazla Güney Azerbaycan Türk’ünün ve diğer İran Türklerinin millî haklarını talep doğrultusunda yüz yüze kaldıkları zulümlerdir. 1925 yılında etnik ve kültürel soykırım ile katledilen İran Türklerinin canının hesabıdır. Benimle aynı kandan gelmiş insanların kanının yerde kalmaması davasıdır. Benim İran Fars hâkimiyeti ile alıp veremediğim mesele , 1925 yılında işgal ettikleri Türk topraklarında yıktıkları Türk hâkimiyetini geri vermemekteki direnmeleridir. Ben gasp edilen hakkın gasp eden tarafından geri verilmeyeceğini ; ancak bilek gücüyle , silâh gücüyle , akıl gücüyle zorla alınabileceğini bildiğimden Güney Azerbaycan Millî Uyanış Hareketini tüm gücümle destekliyorum
. İran Türklerinin ve esaret altındaki diğer Türk vatanlarının kurtuluşuna çalışan bütün millî teşkilatları da desteklemek özgür dünyadaki Türklerin kan borcudur , vefa borcudur , millî sorumluluğudur.
Ahmedi Necat , İran halkının beklediği ve özlediği reformları yapacak kapasitede , arzuda bir idareci değildir. Aslında İran halkının bireysel özgürlüklerini geri istedikleri konusundaki görüşlerim de son İran seçimlerinden sonra değişti. Çünkü İran halkı eğer özgürlük ve reform dileseydi , Ahmedi Necat gibi İslâm devrimine koşulsuz bağlı olan bir devrim temsilcisini dümenin başına getirmezdi. İran içine de uyarlanabilecek derin devlet senaryolarını bir kenara bırakacak olursak çıkan sonuç şudur : İran halkı seçim sandıklarında tercihini yapmıştır ve şimdi şikayet etmeye hakları yoktur.
İran Türkleri , tahmin edilenin aksine İslâm dininden değil millî haklarının ve topraklarının işgal edilişinden yaralıdır. İslâm dinine açık / gizli düşmanlık besleyen bazı Komünist bozması çevrelerin ısrarla üzerinde durdukları propaganda , İran Türklerinin İslâm dinine muhalif oldukları ve bu rejimin temeli olan dini de yıkmak için kullanılabilecek potansiyel güç oldukları yolundadır ama bütünüyle yanlıştır. Yanlıştır çünkü İran Türklüğünün meselesi millî haklarını alma eksenindedir. Bu çabalar neticesinde kurulacak olan idarenin şekli laiklik merkezinde olacaktır. İslâm rejimine muhaliflikleri konusu bile tartışmalıdır. Bu rejimden memnun olan , Farsların elinden geri alınan millî bağımsızlık yasalarında bile korunmasından yana olanlar bulunduğu gibi , İslâm rejimine de muhalefet edenler vardır. Ama diyebiliriz ki ezici bir çoğunluk İslâm hâkimiyetinin de yıkılmasından , tam anlamıyla laik , millî devlet anlayışından yanadır.
İran Fars hâkimiyetinin dağılacağı yolundaki duyumlar , duyum olmaktan öteye geçmek üzeredir. Kurulacak olan Güney Azerbaycan Türk Cumhuriyeti kısa süre içinde kendini toparlayacak ve atağa geçecektir.
Fars hâkimiyetinin lideri Ahmedi Necat bütün dünyayı karşısına almaya devam ederken , onlarla olacak tek bir ülkenin varlığına inanmıyorum. Tahran’da yaklaşık 3000 kadar Fars öğrencinin düzenlediği ‘Siyonizm’in olmadığı bir dünya’ başlıklı panelde konuşma yapan Ahmedi Necat , ümmetçilik profiline yakışacak ölçüde açıklamalarda bulundu. Filistin ve İslâm dünyasının başını okşayarak İsrail’i haritadan silme deyişlerini dizmesi batıda şok etkisi yarattı. İran sokaklarına dökülen Farslar bu açıklamadan gayet memnun halde sevinç gösterileri yaptılar. İran içindeki bu sevinç gösterileri , İran dışında yerini hararetli diplomatik koşuşturmalara bıraktı.
Ahmedi Necat’ın kırdığı aleni pot Uluslararası gündemi gerdi.
İran’ın dış ülkelerdeki temsilcileri gerginleşen ortamı yumuşatmak ve çıkabilecek infiali önlemek için Ahmedi Necat’ın yanlış anlaşıldığı yolunda akıl dışı mazaretler uydurmaya başladılar.
İsrail güçlü ve zengin bir devlettir. Halkı ise millî şuur ve ırkî aidiyetlerine bağlılık yönleriyle esir milletlerin örnek alması gerekecek yüksekliktedir. Millî dillerini 2000 yıl koruyarak , vatanlarını geri almışlardır. Yahudi ailelerin çocuklarını daha küçücükken alıp Filistin sınırına götürdükleri ve elleriyle Filistin’i işaret ederek ‘Buralar geçmişte hep bizimdi. Yine bizim olacak’ demeleri millî şuurlarının mükemmeliyetini ortaya seriyor. 2000 yıl vatansız kalıp dünyanın her köşesine dağılan Yahudi milleti ırkçılıkları sayesinde bugün vardır.
Türk dünyası için Yahudi işgalciliği olan Siyonizm ne kadar tehlikeliyse İran’da o kadar tehlikelidir. Beni düşündüren nokta , Türkiye’nin İran’ı eleştirmesi ve hatta karşısında durma pozisyonuna geçecek şekilde açıklamalar yapmasıdır. Recep Tayip Erdoğan’ın ‘Her ülke kendi münasebetlerini tayin etmekle mükelleftir. Onları siyasi itidale davet ediyorum’ demesi İsrail’in de eleştirildiği yönünde bir izlenim yaratsa da , Dış işleri bakanı Abdullah Gül’ün İsrail devletinin Ankara büyükelçisi tarafından görüşmeye çağrılması dikkat çekicidir. Bu polemikte Türkiye’nin taraf olmaması gerekir. Kuran’a inanan Fars milletiyle , Tevrat’a inanan Arap ırkına mensup Yahudi milletinin birbirlerine meydan okumaları , bölgesel yakınlığın doğurduğu hassasiyet dikkate alınmadığında Türkiye’nin ve Türklerin meselesi değildir.

Bırakınız birbirlerini yesinler..

Müge Çetinkaya
28.10.2005
http://Muge_Cetinkaya.sitemynet.com/